31 Mart 2020 Salı

NEFES ve DOĞAL AKIŞ

31 Mart 2020


NEFES ve DOĞAL AKIŞ


Corona günlerinde bir gün daha…


Yine yaşama dair ev işleri ile geçen bir gün. Ne mutlu ki rahatlıkla nefes alıyorum. Mesudum… Aklıma gelenleri de günlüğe yazmayı sürdürüyorum.


Bu Corona zamanı ben şanslıyım. Evim merkeze yürüyerek onbeş-yirmi dakika. Arkam da orman. Ön cenahta biraz mesafeli de olsa deniz manzarasını kanıksadığım bir haldeyim. Sağım solum ağaç, çiçek, böcek. Pek insan da yok. Eskiden hiç yoktu da Corona korkusuna insandan kaçan insanlar doğaya çıkmaya başladı. Hatta orman içine yayılıyorlar virüs gibi. Sosyal mesafeyi tutup yalandan selamlarla geçiyoruz uzaktan. Doğada nefes almanın şükredişi içinde temiz hava alıyorum. Gözlerim doğaya bakarken zihnim de kıpraşıyor tabii ki.


Zihin dedik ya dün, işte o zihin varya dünyanın en büyük cambazı. Hem cambaz hem ilizyonist. Hep bir arayış soruş, merak ediş içinde. Kıpır kıpır yerinde duramıyor. Olmayanı kurgulama ve yarattıkları peşinde koşuşturma halinde. Kendini donanımlı sananda da cahilde de aynı gereksiz ve genelde dışadönük bir meşguliyet içinde. Oysa ki nefes alıyorsak her şey olmasa da çok büyük bir kısım “Tamam” bu yaşamda. Şu an hasta olanlara da acil sağlık ve kolaylıkla nefes alacakları zamana ulaşmak için güç, kuvvet ve enerji diliyorum.

Bilinç ile bilinçsizlik arasında doğruluğu meçhul değerlendirmeler yapıyor zihin. Hangisi doğru? Nefes alıyorsanız gerisinin çok anlamı yok.

Yok şu filmi seyredin, yok bu kitabı okuyun, yok sanal müze gezin, yok radyo dinleyin, yok evde yapılması gerekenler videolarını biraz bırakın kenara. Geçmişteki sabir fikir ve zevk sandığımız durumlardan kurtulmayı deneyin. Sarılmayın o yoksunlara hala. Bakın hayata. Gözünüzü kapayıp durun mesela 15 dakika, uyumadan tabii. Bu durumu bir hapis gibi değil de zihnin ve eğitimle edindiğimiz sandığımız şeylerin “Entelopatik”* saplantılarından uzaklaşarak kendimize odaklanabilme ve bir davranış değişikliğinin miladı yapalım.


Neden hep kendi deneyimlerimizin doğruluğuna sarılıyoruz? Neden hep öğrendiklerimizin doğruluğuna inanıyoruz? Ne kadar biliyoruz gerçek yaşamı? En son ne zaman etrafımıza veya bir ağacın yaprağına veya dalına 3 dakika durmaksızın bakıp neler olduğunu anlamaya çalıştık?


Ben bugün orman yürüyüşünde biraz etrafa odaklanayım dedim. Kendime göre uzun bir süre baktım etrafıma yani. O kadar yıl zihin uçuşmasından sonra deniyorum tabii, hemen olmuyor öyle. Yahu bir saatte kaç tür yaşam geçti önümden. Yerde tırtıla benzer kırkayak gibi bir sürüngen, adını bilmediğim tür tür böcek, değişik ötüşlü, renkli kuşlar, arı, sinek, karınca, sivrisinek, kelebek. Ağaçlar da farklı farklı. Zeytin, çam, meşe ve daha bilmediğim tipler. Çiçek renklerine bakayım dedim. Sarı, mor, mavi, beyaz, kırmızı derken hayrete düştüm. Kokanları da var koklamayanları da. Onun da vardır bir hikmeti. Yani Corona kendi yolunda devam ederken hayat da gümbür gümbür sürüyor doğada. Varoluşun devamı için endişeye mahal yok...


Evrenin fabrika ayarlarına dokunulmayınca herşey olması gerektiği gibi oluyor. Bazı şartlar yıkıcı ve zorlayıcı, evet. Ama bu ana gelene kadar ne kadar kendi beden ve ruh sağlığımıza yatırım yaptık? Yeterince yediğimizde kilo almıyoruz. Hareket ve bedensel çalışma yapınca esnek kalıyoruz. Varoluş mucizesi ve piyangosunu yakalayıp yaşama gelme her şeyin sonu değil yani. Kabulü zor gibi gözükse de bir düzen ve denge var doğada, evrende. Kovana çomak sokmayınca sokulmuyoruz. Aslında her canlı yaşamı sürdürme peşinde. O zaman?


Haydi iş başına dostlar. Ne dersiniz? Tırtılın varlığının marketten gelecek makarnaya bağlı olmaması gibi Yuval Noah Hariri’ye inat biraz öze dönmeye, o da olabildiğince, dengeyle ve gerçek bilime ve teknolojiye bıçak çekerek değil tabii ki…


Benden bugünlük bu kadar…


Sağlıkla, sevgiyle ve güzel enerjilerle yol alın…

****************************************

(*) Entelopat: Bir takım gerçek ve doğru da olsa süslü ama çok öze dokunmayan daha çok rakamsal bilgilerle dolu insan. Çok şey söylerken bişey söylemesede  etkileyici olan insan. Ancak onu bu duruma getiren de etrafında süslü sözlere bakıp alkışlayanlardır biraz da.

Psikiyatrist Prof. E. Oğuz BERKSUN’un  “Kedim Beni Anlar” isimli kitabında kullandığı terim. Kendi kendisini kullanana göre kullanıldığı yere göre tanımlayan bi terim. Aslında aklın öğretilerle sakatlanışını ve sakatlanmış o akla sahip insanın içinde bulunduğu durumdaki entellektüel düzeydeki psikopatlığını anlatıyor. 

30 Mart 2020 Pazartesi

ŞİMDİ... YOGA ve CORONA

ŞİMDİ... YOGA ve CORONA

30 Mart 2020,

Hoşgeldin Corona!

Bu evden çıkmadan geçirdiğim 13. günüm. Sağolsun komşularım ve ülkemin değerleri. Gayet iyiyim. Hatta bireysel olarak gayet mutlu hissettiğimi söyleyebilirim. Ama insanlar için ve özellikle izolasyonun bilincinde olsa da çalışması gerektiği için diğer şuursuz güruhun arasına karışmak zorunda olanlar, yaşlılar ve talihsizler için kaygılıyım. Daha fazla da bir şey düşünmüyorum. Bunu düşünmesi gerekenler dünyayı yönetenler ve bu noktada öncelikli resmi sorumluluğu olanlar.

Öncelikle insan ırkı bu virüsün sebep olduğu hastalıkla yok olmayacak. Ne öğreneceğiz peki? Bütün kanıtlar ve öğrenilmesi gerekenler evrende mevcut. Öğrenmek isteyenler zaten uğraşıyordu tarih boyunca. Bu da başka bir eğitim olacak. İkinci Dünya Savaşı 1945’de bittiğinde 70 milyonun üzerinde insan ölümü yaşanmıştı. Geçmiş üzerinden 75 yıl ne öğrenmişiz?

Eric Maria Remarque’nin “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” isimli kitabı geçen ay bitirdim. Kitapta yalın ama gerçeğin çarpıcılığıyla anlatılan acıları ve yaşananları anlamamak imkansız. Filmi de yapılmıştı. Ne öğrenmiş insanlık?

İşte bu noktada bireysel varoluş ve aydınlanma ötesinde bir yol göremiyorum. O yüzden benim açımdan sadece gözlemlediğim bir deneyim olacak Corona. Başıma gelirse de yaşayıp yenmeye uğraşacağım bir virüs. Yakalanmamak için de elimden gelen metabolizmamı ve direnç sistemimi güçlü tutmak şimdilik. Gerisi popüler acılı lahmacun.

İnsan zihninin durdurulması gereken bir şey olmadığını öğrendiğimde çok rahatladım. Vitesi boşa alıp serbest bıraktım zihnimi. “Kontrolsüz oynayan mimik, el, ayak, kafa gibi organlar ne garip görünür, değil mi?” diyor Sadhguru. İşte aynen zihin de böyle. Tek farkı dışardan görünmediği için komik ve zavallı uçuşma, oynama, ordan buraya titreşme, bir oraya bir buraya koşup tıknefes ve çaresiz halinin görülmemesi. Zaten zihni durdurmanın gereksizliğiyle ilgili Yoga öğretisini de anlamışım ya artık bana ne gam ne de keder.

Hayat güzel geçiyor. Bencilce söylemiyorum bunu. Sadece gerçekten iyi geçtiği için. Zaten arınmak niyetiyle durduğum bir sırada uygun bir yerde rastladı Corona zamanları. Çoğu kişi son derece kötü bir ruh halinde. Ben de hamasi bir kurtuluş öyküsünün kahraman yazarı değilim. Ancak bu denli umutsuzluk nasıl oluyor? Zaten olan biteni (en azından çoğumuz) bilmiyor muyuz?

Karbon emisyonu deyip dizel araba kullananlar, paketli gıda uygun değil deyip evlerini dolduranlar, hiçbir inanç sistemi tanımadan yaşanan cinsel taciz travmaları, kapitalizmin önünde onun kurallarını bile daha ileriye taşıyan azmış patron görünümlü yamaklar, sabit fikirsizler (sabit fikirde bile fikir mevcut olma ihtimali taşıyor çünkü), bedenini unutmuş milyarlar, bilimle ticareti bir ilizyonist yeteneğiyle harmanlayanlar ve dahi ve ve ve… liste uzayıp gider.

Ne olup bittiğini biliyoruz. Akıl, adalet ve vicdandan uzak yönetimlerin insanlığı nereye taşımasını bekliyordunuz? Safsata, sofistike görünen sözler, hatta bilim gibi gösterilen konular, nalıncı keseri misali istatistikler. İnsanlığı büyük bir zihin olarak görürsek oradan buraya uçuşan amaçsız, çaresiz bir zihin. Nereye gittiği de rastlantısal. Nereye varacağı belli değil. Ama evrenin, dünyanın ve doğanın nereye varacağı belli. Hep iyileşmeye giden bir yapı ve insan da bunun ayarlarıyla oynayıp duruyor. Amaçsız bir zihin uçuşması.

İşte bu noktada Corona belki insanın bireysel kendine dönüşü için değerlendirmesi gereken bir felsefik eşik.

Burada bu günlerde yapılması gereken yardımlaşmalar, önlemler, destekler yapılacak. Ömrümüz gibi göz açıp kapama gibi bir zamanda geçecek bu süreç içinde alınması gereken önlemlerin yapıldığını farz ederek söylüyorum bunları. Yangın söndürürken sadece yangını düşüneceğiz tabii ki. Ama sonrası?

Yoga bana sadece “Şimdinin varlığı ve tek gerçekliği” kavramını öğretiyor yavaş yavaş. Çünkü bedenin şimdiki halinin geçmişin “Şimdi”sinde yaptıklarımız ve yapmadıklarımız olduğunu düşünüyorum. Yarın oluşacak çoğu şeyin “Şimdi” yaptıklarımız veya yapmadıklarımızla oluşacağını biliyorum. Bu yapıda da zaten sadece ŞİMDİ var.

Haydi o zaman!
Şimdi ne yapmamız gerekiyorsa onu yapalım!

Sevgilerimle.

8 Temmuz 2014 Salı

Güney Amerika Seyahatnamesinden_1

Güney Amerika'da 120 Gün...

2013 Şubat-Haziran sürecinde Güney Amerika'daydım. Gönlümce dolaştığım bu maceramı yazmak daha biyük bir macera oldu. Dört ayda yaşadıklarımı, sekiz ayda yazabildim. Kitabımın bazı bölümlerini bloğumdan paylaşacağım. Giriş bölümü ve önsöz ilk paylaşımım. Elektronik veya Basılı Kitap çalışmamı da bu süreçteki yorumlara göre düzenleyeceğim.

Yeni Blog Geliyor...
Tasarım Aşamasındaki Yeni Bloğum yakında devreye girecek.

**********************************************************************

MERHABA!


Hala mı oturuyorsunuz? Hadii, hadi kalkın bakalım. Yeter artık oturduğunuz.

Nereye mi? Güney Amerika’ya. Yahu şaka değil, hadi!

Anlatırım ben neler alacağınızı. Öyle çok bir şeye gerek yok. Altı don, bir pantolon yeter.

Allah, Allah niye manyak olayım? Ben öyle gittim. Bu sefer de beraber gideriz. Olmaz mı?

Mazeret bulup, durma lütfen, senin yabancı dilin yeterliden bile fazla. Kitap tercüme etmeyeceksin neticede. En kabası adres sormak, yemek, “terminal nerde?”, “doktora götürün” demek. Bir de “günaydın”, “teşekkürler”. Veririm ben sana bir kâğıda yazıp. Yeter, dert etme.

Uzak mı? Ankara’daki aileni yılda kaç sefer görüyorsun, ayda kaç defa konuşuyorsunuz? Her yerde internet var. Bak, gör buradakinden daha fazla görüşeceksin sizinkilerle.

Ne zaman mı gidilmeli? Aralık’tan itibaren oraların yazı. Mart’a kalınmasa iyi olur.

Uçak… Uygun bilet seçenekleri her zaman bulunuyor. THY Buenos Aires’e doğrudan uçuyor artık. Öncesinden rezervasyon veya başka havayoluyla mutlaka makul bir yol bulunur.

Çok mu Tehlikeli? Adam mı kesiyorlar? Evet, defalarca soyuldum ve dayak yedim. Sonra da öldürdüler beni. Haklısın yani (!).

İnan, Türkiye’den pahalısı yok. Hoppala!.. Niye yemin edeyim yahu, oranın pahalısı sayılacak Arjantin de Şili de Türkiye’den hesaplı yerler. Hele Bolivya, Peru; sudan ucuz.

Ne çok para, ne de aşırı tehlike. Aranmazsan tabii…

Mazeret üretmek istersen sonu yok. Gerçekten istersen bal gibi de gidersin. Her yerde yaşına, durumuna göre ulaşım var. Yürüyemezsen Machu Picchu’nun kapısına kadar otobüs götürüyor.

Dayanıklılık derken? Uzun süreli bir gezi için önce zihinsel sonra da bedensel hazır olunmalı ama neticede Olimpiyata katılmıyorsun. Bazı zahmetli yerleri olsa da hayat boyu unutulmaz bir deneyim.

Bakın! Çok güzel olacak inanın. Şu kısacık hayatta bir gün yüzü görün diyorum.

Tamam işte.

Ben sizin gibilerden korkuyorum, “Hadi gidelim!” gitmez, gidince döndüremezsin.

Şunları iki satır yaz, ver mi?

Peki… Olur...



HOŞ GELDİNİZ!

Uzunca bir muhabbet olacak bu kitap. Bir gezginin her anını, her halini paylaşmaya çalıştığım uzun bir sohbet. Birlikte, merakla ve keyifle dolaşacağımızı umuyorum. Anlatıcı konuşmayı, yazmayı sevince laf lafı açıp uzuyor tabii. Zaman zaman fazlaca kişisel de olsa, bu tür uzun gezilere gidenlerin her halini anlatmak adına tüm deneyim ve düşüncelerimi paylaştım bu kitapta.

Güney Amerika gezisine karar verişimi, hazırlanma sürecimi, gözlerimle ve ruhumla kayıt altına aldığım bir geziyi size aktaracağım. Yaklaşık dört ay süren bu macerada, dünyanın öbür ucunda gezen birinin adım adım neler yaşadığı, neler hissedildiğini okuyacaksınız. Okurken ilk anından itibaren benimle birlikteymiş gibi hissetmeniz ve gezmenizi istedim. Başarabilirsem ne mutlu!

Hoş Geldiniz!


Hikâyenin Hedef Kitleleri…

Bu gezi hikâyesi ile üç değişik kitleye ulaşmayı hedefliyorum. (Aslına bakarsanız, özetle, dinlemek isteyen herkese yazdım.)

·         Gitmeyi Düşünenlere…

Birinci Grup Güney Amerika’ya gitmek üzere niyeti olanlar. Bu gruba, karar anından itibaren yaşadığım tüm süreci anlatarak rehber niteliğinde olacak deneyimlerimi aktarmak istedim. Karar, hazırlık süreci, yola çıkış, tüm gezi dönemi ve dönüş dâhil, başıma gelen ve gideceklerin de muhtemelen başlarına gelebilecek her türlü olayı içerecek ayrıntılı bir kılavuz, kaynak işlevi görebilir. Oralardaki ruh halleri ve karşılaşabilecekleri olayları tüm gerçekliğiyle anlatarak; gerek karar, gerekse hazırlık ve uygulama süreçlerinde ön fikir edinmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Gezdiğim yerlerin rehber niteliğindeki bilgilerinin de oldukça faydası olacağını düşünüyorum.

·         Hiç Gitmeyecek Olanlara…

İkinci hedef kitlem, o ya da bu nedenle belki de hiçbir zaman oralara gidemeyecekler. Roman gibi, bir gezginin yaşantısının günce tadındaki anlatımı okurken sanki Güney Amerika’da geziyormuşçasına hissetmelerini sağlamaya çalıştım. Bazı zamanlarda çok ayrıntı içeren mekân tasvirleri ve fotoğraf destekleriyle hayalin gerçeğe uzandığı bir yolculuk yapmalarını arzuladım. Bir gezginin dünyasına açılan bir kapıdan içeri bakma şansını edinmelerini arzu ettim.

·         Daha Önce Gitmiş Olanlara…

Daha önce bu tür bir geziyi yapmış olan üçüncü grubun da, muhtemelen birçoğu ortak veya benzer olan anıları tazeleyeceğini umuyorum.


Elinizdeki Kitabın Tipi Nedir?

Uzaklardaki uzun bir geziye farklı açılardan bir bakış sağlaması için yazılmış bu kitap, bana göre bir “Seyahatname”. Geziye ve gezgine ilişkin bilgiler de içeren bir “Gezi Romanı” ve anlattığı yerlere ilişkin açıklamalarıyla da bir “Gezi Rehberi”.

Çantamızı hazırlayıp, aşılarımızı olup, biletimizi alıp, ön hazırlıkları tamamlayıp, bu diyarları birlikte dolaşmaktan keyif alırsınız umarım.

Bazı bölümlerde yaptığım karşılaştırmalar ve görüşlerim, doğal olarak bireysel birikimlerimden kaynaklanıyor. Bu yorumlar, gezerken ve yazarken dolaştığım yerlerde felsefik, kültürel ve anlayış açısından saptığım yan yollar. Esinlenmeler, hatırlamalar, karşılaştırmalar, değerlendirmeler. Neticede her haliyle bir geziyi aktarmaya çalıştığım bir yol hikâyesi okuyacaksınız.

Güney Amerika’da uzun uzun gezmeyi sevdim...

Son sözü en başta söylüyorum. Bana her açıdan çok iyi geldi bu gezi. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” denir ya kelimenin tam anlamıyla o durum gerçekleşti bu süreçte. Yüzlerce insanla tanıştım, onlarca arkadaşım oldu, hala görüştüğüm dostlarım ve ailelerim var.

Bir sürü yer gördüm, birçok yeni şey öğrendim, değişik yiyecekler tattım, duramadım çok şey düşündüm, çok şeyi unuttum, unuttuğumu zannettim, çok güldüm, az ağladım, bazen zorlandım, yoruldum, özledim ama sonuçta bu deneyimi yaşamaktan büyük bir keyif aldım.

İçimdeki patikalarda da uzun yolculuklar yaptım. Zaten gezgin olmanın asıl heyecanı, keyfi biraz da buradan gelmiyor mu?


Ruhuma Göre Akan Gezi...

Bu gezide rotam; ruhum nerede, neyi, ne kadar, ne sürede, nasıl istiyorsa ona göre aktı. Mümkün olan ölçüde önyargılardan uzak kalarak, ne meşhur bir yeri listeme katma arzusu, ne de zorlama duraklar vardı yolumda. Ne kadar özgür ruh olup olmadığımı da bana ayna tutarak gösteriyordu zaman zaman.

Gitmeden hemen önceki konuşmalarımızda gezgin Özlem ÇAĞLAYAN “Nasıl bir iç yolculuğun olacak bakalım?” derken, o diyara defalarca giden arkadaşım Sibel TİLAV “Algılarınla oynayacak bu gezi.” yorumunda bulunmuştu. Şu anda, değişimin ne kadar olduğuna ilişkin bir ölçüt veremesem de haklılıklarını görüyor ve hissediyorum.

Yalnızlık...

Yaklaşık dört ay süren bu Güney Amerika gezisini yalnız gerçekleştirdim. Yalnız gezmenin nasıl bir şey olduğunu tecrübe ettim. Yalnız gittim, ama hiç yalnız kalmadım. Kalmak da istemedim, çoklukla yalnız kalmak istemediğimi öğrendim. Tersini sevenleri gördüm. Öğrendim.

Gezginler, turistler; yollarda, şehirlerde, dağlarda, kırlarda, denizlerde. Gencinden yaşlısına, öğrencisinden emeklisine, hippisinden hepisine çok farklı insanlarla dolu bu “Yalnız Gezegen”.

Hemen hemen hiç yalnız bırakılmayan ve bu nedenle birey olmada zorluklar yaşayan kültürümüze, kısa bir süre de olsa dışarıdan bakma şansını buldum.


Tehlikeli mi?

Giriş bölümünde ve kitabın birçok yerinde, sıkça sorulan bu standart soruya; yaşadıklarım, dinlediklerim ve düşündüklerim bazında fazlaca yer verdim. Kısaca, tehlikeli yerleri olsa da oralardan uzak durma şansınız var. Kültürünü ve bulunduğunuz çevreyi anlayınca tehlike algınız da değişiyor. Benim başıma bu 120 günde en ufak bir hadise gelmedi. Yan kesicilik dâhil fiziksel herhangi bir temasla karşılaşmadım.

Ama kitabımı İstanbul’da bastırma maceram daha tehlikeli bir süreç oldu benim için. İstanbul’da bulunduğum ilk hafta İstiklal caddesinde biri elini sokup cebimi karıştırmak istedi. Bileğini yakalayıp, “Ne yapıyorsun?” dediğimde karşımda Arapça konuşan biriyle karşı karşıya kaldığım İstanbul, bana göre gezdiğim diğer yerlerden hiç de daha güvenli değildi.


Şaşırtmamak adına çok çalışıldı...

Kitaptaki sayısal bilgiler başta olmak üzere doğruluk temelinde şaşmamak için, kitabın taslağını okuyanlar ve düzeltme işlerini yapanlar ile epey uğraştık üzerinde. Yine de hatalar varsa lütfen bunları geri besleme olarak paylaşmanızı bekliyorum. Klasik olacak ama “her ne kadar sürçülisan ettimse affola.”

Sonraki Adımlar, Projeler...

Bu geziye ilişkin elimde son derece büyük bir fotoğraf ve video arşivim de bulunmakta. Umarım onları da güzel bir şekilde aktaracak projeler gerçekleştiririm. Üniversitelerde gençlerle, dernek ve vakıflarda geziden hoşlananlarla buluşmak ve bu tip bir deneyimi paylaşmak istiyorum.


Son Sözler...

Mekân, durum ve etkinliklere ilişkin yorumlarımın öznel değerlendirmelerim ve öz duyumsamalarım olduğunu altını çizerek belirtmek isterim.

Bu dünya, hangi açıdan ve hangi yaklaşımla baktığınıza bağlı olarak pek de küçük değil. Ayrıntıya dalarsanız tümünü bu etkinlikle kucaklamaya ömür yetmez. Güney Amerika’nın dört ülkesini yaklaşık dört ayda gezerken bunu yaşayarak gördüm.

Bu kitabın bir başlangıç olmasını umuyorum. Benim sonraki gezilerimin habercisi, sizlerin gezilerinin destekçisi olarak.

Şimdiden hepinize keyifli okumalar ve gezmeler.

Günleriniz güzel geçsin.

Geze kalın.
05 Temmuz 2013 - 01 Şubat 2014

Ortaköy, İstanbul,
Yenimahalle ,Ankara,
Ayvalık, Balıkesir,

Lapseki, Çanakkale,

16 Haziran 2014 Pazartesi

MİDİLLİ

GÜNLÜK GÜNEŞLİK KOMŞU KIYININ BENZER ADASI

“MİDİLLİ”

Gürcan Elbek


“…..
takalar geçiyor yükle yürekle
takalar geçiyor emekle dolu
günlük güneşlik kıyılarından kopmuş
denizlerde Anadolu…”

Bülent Ecevit’in “Takalar” şiirinde geçen günlük güneşlik kıyıların, her şeyiyle bize en yakınlarından birine, Türkiye’ye sadece 5 mil uzaktaki Midilli Adasına, Ayvalık’tan bir buçuk saatlik kısacık bir deniz yolculuğuyla ulaşılıyor.

Ege denizinde irili ufaklı sayıları 2000’i bulan ada oluşumları var. Midilli, benim gezi listemde bulunan yirmiyi aşkın Yunan adalarının Girit ve Eğriboz’dan sonra üçüncü büyük adası. Ada dünyada Lesbos veya Lesvos olarak tanınıyor. Antik çağın ünlü şairleri Alcaeus ve Sapho’nun memleketi olan ada, Sapho’nun sevici  olması nedeniyle kadın eşcinsellere verilen “Lezbiyen” adının da çıkış yeri.

Bir buçuk saatte Midilli’ye…

Kısa süren gümrük işlemleri sonrasında adadayız. Annem ve babamla birlikte tümünü olmasa da Türkiye’ye bakan yüzünü bir hafta sonunda Ayvalık hareketli turistik bir organizasyonla keşfetmeye çalıştığımız Midilli’de gidilecek birçok yer var. Her gezi yazımda olduğu gibi gördüklerimi paylaşıp, anlatılmadıklarımı daha sonraki yazılarımda anlatma arzusuyla doluyum.

Yunanca “Mitilini” adı verilmiş kent adanın idari merkezi ve en büyük kenti. Hafta sonu gezimizde 30 yıldır Midilli turlarının rehberliğini yaptığını söyleyen Hasan beyle birlikteyiz. Karısının ailesi 1923-1924 yıllarındaki mübadelede Midilli’den Türkiye’ye gelmiş. Uzun zamandır bu topraklarla ilişkisi olan rehberimiz Hasan Bey daha ilk dakikadan; şivesi, kendine has anlatım, yorum ve değerlendirmeleriyle 78 yaşına kadar gözlemlediği Midilli’sini heybesinde biriktirdiği hikâyelerle birlikte anlatmaya başlıyor.

İlk hislerim, hemen karşısındaki Ayvalık’a nazaran daha sakin gözüken bir yerde olduğumuz.


Türk Çarşısı ve Mahallesi…

Mytilini’deki ilk adımlarımızda tarihi çarşısının bulunduğu “Ermou” caddesindeyiz. Trafiğe kapalı cadde boyunca uzanan çarşıyı gezerken Türkçe levhaları izleyip, esnafın Türkçe “Merhaba!” “Hoşgeldiniz!” sözleriyle ilerliyoruz. İlk adımlarla birlikte bizim topraklarımızdayız hissi. Fırınların vitrinlerinde dizilmiş ekmekler, pastanelerdeki hamur işleri, eski tip berber salonları, küçük esnaf lokantaları ve hediyelik eşya dükkânlarının yanından geçerken kafelerden mis gibi kahve kokuları ile birlikte her şey tanıdık geliyor.

Türk mahallesine gelmeden önce yol üstü ilk uğrak noktamız 16. Yüzyılda inşa edilmiş olan “Aziz Athanasius” Katedrali. Adada neredeyse her yerleşimde göreceğimiz kiliselerin ilki bu.

Ermou caddesinin sonunda Türk mahallesinde, Osmanlı’dan kalma mimari eserler çökmek üzere görüntüleriyle bizi karşılıyor. Minaresi yıkılmış Yeni Cami, Türk hamamı ve hemen karşısındaki tarihi genelevin zorlukla ayakta duran kalıntılarını izliyoruz. Ayvalık’ta Alibey Adası’nda (Cunda) metruk hale gelmiş ve (özel girişim haricinde) bizim ilgisiz kaldığımız kiliselerin benzeri durumunda Türk mimari kalıntıları da burada. İlgisizlik açısından da benzer bir durum yani.

Her Şey Benzer…

Buraya gelirseniz klasik hale gelen benzetme cümlelerini sizin de kullanacağınızdan eminim. İsimler değişse de davranışlar, alışkanlıklar, yiyecekler, içecekler, yaklaşımlar çok benzer. Ayrı olan tek şey din ama ona yaklaşım ve tutuculuk da benzer tarzda uygulanıyor.

Politika ve dinden arınmış anlarda, çok farkları olmayan sade insanların birbirlerine yakın dünyasındayız. Özellikle çocuklar ve yaşlılarla merhabalar sadece insani duygularla, gülen gözlerle birbirine bağlıyor insanları.

Yemekler…

Türk mahallesinden geçip Yukarı İskele anlamındaki “Epano Skala”da deniz kenarında gökyüzü anlamına gelen Uranos Tavernasında öğle yemeğimizi yiyoruz. Grek Salata üzerinde koca bir dilim (beyaz) feta peyniriyle taptaze domatesler, yeşillikler ve bol zeytinyağı. İmambayıldıya, İmam diyorlar ve çok leziz. Dolmalar anneminkilerin seviyesine ulaşmasa da severek yiyorum. Kabak çiçeğinden yapılmış mücver bu öğlenki başka bir seçimimiz. Sardalye, çipura, kalamar, karides ve burada saymadığım deniz ürünlerinin tümü taptaze. Bu tazelik adadaki iki gün içinde nerede yediysek aynı şekilde sürdü.

Uzo üretiminin merkezi…

Midilli, dünya çapında kalite ve çoklukta, büyüklü küçüklü Uzo imalathaneleriyle doluymuş. Bunların en büyüklerinden, ilk imalathanesi Plomari’de kurulmuş Barbayanni’nin farklı alkol derecelerinde üç kalite rakısı var. Mavi renk ambalajlısı 46 dereceyken, yeşili 40 derece. En kalitelisinin ise Barbayanni Afrodit olduğu söyleniyor. Üretim merkezinin önemli bir bölümü Atina yakınlarına taşınsa da Plomari’deki tesisleri müze olarak gezebilirsiniz. Barbayanninin yanında Arvaniti’nin de dünyada en fazla tanınan uzo olduğu söyleniyor. Pitsiladi, Mini, Kefi, Samara diğer uzo markaları.

Uzo üretiminde kullanılan anason Türkiye’den geliyormuş. Midilli çarşısından Yannis isimli ve daha önce İstanbul’da yaşayan bir esnaf Türkiye’den getirip, üretici işletmelere dağıtıyormuş. Barbayanni ise sadece kendi üretim ihtiyacı kadar anason ekip yetiştirebiliyor.

Uzo’nun yanında, Yunanistan’a özel Mhytos, Fix, Destina ve Alfa marka biraları var. Mythos ve Destina’yı denedik, memnun kaldık.

Sulak Bölgeler ve Bitki Örtüsü…

Seramik ve tahta oymacılıkla meşhur dağ köyü Agiasos’a gelirken, birçok su kaynağı ve dereye rastlıyoruz. Özellikle yer altı suları çok fazlaymış. Rehberimizin deyişine göre Kaz dağlarından geliyormuş. Buna inanmaya biraz şüpheyle yanaşsam da bu tür yaklaşımları üstü kapalı biçimde, bağlılık ve birlikteliği arzu eden toplulukların ürettiği zararsız hikayeler, hoş yaklaşımlar olarak karşılıyorum. Uzmanlara sormak gerek, belki de doğrudur. Midilli’nin su ihtiyacının yarısını burası karşılıyor diyor rehberimiz. Etraf yemyeşil. Ceviz, kestane, armut, kiraz dâhil envai çeşit meyve ağaçları dolu sağımız solumuz.

Adanın bu doğu kısmını kapsayan gezimizde, sıklıkla zeytin ağaçları ve çam ormanları göze çarpıyor. Zeytincilik adanın temel geçim kaynaklarından. Adadaki yaklaşık 13 milyon zeytin ağacından 50 bin ton zeytinyağı üretiliyor. Kuzeyde pek zeytinlik yok ancak orada da koyun ve keçi çobanlığı yapıyorlarmış. Birçok mandıra var. 6 kilo koyun sütünden bir kilo peynir elde ediliyor diyor Hasan Bey. Çeşit çeşit peynirler; hellime benzer kızartma için olanı, gravyer, tulum (deri içinde), bir de mutlaka Yunan (Grek) salataların üzerinde bulunan bizim beyazının muadili Feta peyniri.

Avrupa Birliği kriterlerinin getirdiği zorlamalarla vesaire işçiliklerin yüksek olması nedeniyle zeytincilik karlılığını kaybetmeye başlamış. Bayan işçi yövmiyesi 40 Euro, erkek sırıkçıların yövmiyesi 50 Euro olmuş. Toplama maliyetinden arınmak için ağaçların altına ağ döşüyorlarmış son yıllarda. Bir iki hafta boyunca rüzgârda dökülen zeytini topluyorlar ve biraz daha ucuza mal ediyorlarmış. Ne kadar verimli, tartışılır tabii.

Kaçakçılar ve Kaçırılanlar için Hapishane…

İlerlerken uluslararası medyadan görüntülerine alışık olduğumuz tipte, yeni inşa edilmekte olan bir açık hava hapishanenin, tecrit alanının yanından geçiyoruz. Mülteciler için yapılan zeytin ağaçları içindeki bu hapishaneye modern “Guantanamo” diyorum. Sakız Adasında da benzer bir hapishane varmış. Cezası fazla olanlar ise Atina’ya gönderiliyormuş.

Keremia köyünden geçiyoruz. Eskiden tüm adaya tuğla ve kiremit üreten ocaklar varmış. Kiremitten gelen adıyla Keremia’yı geçip Agiasos’a ilerliyoruz. Her ne kadar Agiasos diye yazıp okusam da rehberimiz “Ayasos” diyor buraya, aklınızda bulunsun.


Agiasos dağ köyü ve ressam Theofilos…

Agiasos, seramik ve tahta işleri ile ünlü bir dağ köyü olduğunu söylemiştim. Köyde ceviz ağacı bol olduğundan oymalar cevizden yapılıyor genelde.

Çok sayıda Türk geldiğinden, Türk misafirlerine, üzerinde bizim meşhur spor kulüplerimizin armalarının işlediği tavlalar ilk dikkat çeken tahta işleri. Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe armaları üzerlerinde. Çok fazla çeşit ve boyutta dekoratif ağaç işleri bulunuyor.

Tur otobüsümüzün geldiği Agiasos merkezinden tatlı bir yokuşla yukarı doğru tırmanmaya başlıyoruz. Tertemiz ve düzgün Arnavut kaldırımı sokaklarının iki yanında evlerle karışmış, dükkânlar boyunca 150-200 metre ilerlediğimizde oldukça büyük Panaya Aya Sion Kilisesine ulaşılıyor. “Panaya”, Meryem Ana demek. Oldukça önemli ve meşhur bir ritüel olarak Mitilini’den Agiasos’daki Panaya Aya Sion Kilisesine 26 kilometrelik yolu yürüyerek geliyorlarmış.

Ada genelinde dar sokakların üst kısımlarını kaplayan sarmaşıkların yarattığı ortam ruha rahatlık, mutluluk veriyor. Kiliseye yaklaşırken bu tip tepesi sarmaşıklarla kaplanmış sokağın girişindeki modern görünümlü kafelerde içkilerini yudumlayanlar Agiasos dağ köyünün keyfini çıkartıyorlar. Burada öyle kiliseye 100 metre mesafede içki satılmaz yasakları gibi uygulamalar da yok. Adada oldukça dindar bir Hıristiyan topluluk var. Ziyaretçiler de her köy ya da kasabada mutlaka bu kiliseleri ziyaret ediyorlar.

Agiasos’taki Panaya Aya Sion Kilisesinin avlusuna girilen kapının yirmi adım ilerisinde Ayvalık Cunda’daki taşkahveyle birebir bir kahve bulunuyor. Meydanlık alanda bu kahvede çınar ağaçlarının altında içtiğim Yunan kahvesinin lezzeti 40 yıl seve seve hatırı kalacak kadar mükemmeldi. Gerçekten abartı yok. Yunan kahvesi dediğime bakmayın. Yiyecek ve içeceklerde Yunan dediğim her şeyi Türk olarak anlayın siz. Onlarda da aynı anlayışın tersi var. Yoğurdun Yunan icadı olduğunu hayatındaki en büyük gerçek olarak savunacak çok kişi bulabilirsiniz.

Yiyeceklerin Ortak Adları…

Kadayıfi, Baklava, Dolmas, Kofte, İmam, Cacıki, Musakka, Fava ile başlayıp bitmeyecek gibi uzayıp giden bir liste. Eee dile kolay, yüzyıllarca aynı topraklarda birlikte yaşamış aynı ürünlerin yetiştiği, aynı coğrafyada kültürün birlikte şekillendiği toplumlarda yemekler de, tatlılar da, içkiler de, alışkanlıkların çoğu da aynı.

Ressam Theofilos’un evi olan Çınar Kovuğu…

Agiasos’tan dönüşte, aşağı iniş yolunda su kaynaklarının ve dev bir çınarın kalıntılarının bulunduğu sulak ve yemyeşil bir çay bahçesine geliyoruz. Kahveye girmeden yolun karşısında adaçayından, rezeneye ve bir sürü şifalı otları tezgâhına koymuş, üzerini boyadığı su kabaklarını satan köylüler var.

Bu yeri, Marmaris’in giriş yolunda bulunan Çınar Restoranın bahçesine benzetiyorum. Buradaki çınar ağacının kovuğu öldükten sonra meşhur olmuş ressam Theofilos’un sığındığı yermiş. Gariban ressama bir şeyler çizdirirler ve küçük paralar verirlermiş. O ağacın kovuğunda yaşamış yıllarca.

Sakinlik ve Temizlik…

Midilli sakin ve temiz bir ada. Bir de 75-80 yaşlarını almış anne-babayla yapılan gezi doğal olarak sakin geçiyor. Özellikle Mitilini’den içerilere doğru gidildikçe sakinlik daha da artıyor.

Adanın geneli oldukça temiz. Sokaklar ve çarşılar da bu temiz düzene uygunlar. Salaş veya lüks, neredeyse mekânların hepsinde tuvaletler pırıl pırıldı. Medeniyetin önemli ölçütlerinden biri olarak gördüğüm bu tuvalet temizliğinin altını çizerek aktarmak istiyorum.

Adada merkezileştirilen belediye anlayışını Mitilini’den uzak olan beldelerde özellikle temizlik konusunda sıkıntı yaratmaya başladığını ve bu maliyet etkin ekonomik yaklaşımın uygulamada adalıları rahatsız ettiğini hemen hemen tümü ifade etti.

Eğlence…

Molivos’da akşam yemeği için gittiğimiz “El Greco” tavernasında buzuki eşliğinde klasik Yunan folk müziği ile keyifli anlar yaşadık. Görece gençlerin gideceği gece kulüpleri ve barlar daha hareketlidir sanıyorum. Özelikle Molivos bu konuda potansiyeli olan bir yer gibi geldi bana.

Yollar…

Adanın iç taraflara giden yollar düzgün. Bol miktarda motosiklet kullanımı dikkat çekiyor. Çok az yerde yamalı yol var. Midilli’nin doğu kısmını kapsayan gezimizde toprak yola rastlamadık. Batı kısmına gidince göreceğim.

“Kandylakia”; Ölenlere Yol Kenarı Anıtları…

Trafik kazalarında ölenlerin anısına yol kenarlarına dikilmiş minyatür kilise, şapel benzeri anıtlar var. Kazanın olduğu yere bu küçücük yapılardan dikiliyor. Maalesef sayıları da oldukça fazla. Aynı uygulamayı Şili ve Bolivya’da da görmüştüm. İspanyolca “Amenitas” diyorlardı oralarda, Yunanistan’da ise bunlara “Kandylakia” deniyor. 

Tuzla…

Petra’ya gidiş yolunda denizden tuz elde ettikleri büyük bir “tuzla” gördük. “Tuzla’da 72 tür kuş vardı. Günümüzde göç zamanı uğrak yeri olarak gelen flamingolardan başkası yok” diyor rehberimiz Hasan bey. Eskiyi anlatırken kullandığı “Dürbünlü fotoğraf makineleriyle belgesel çekiyorlardı” tanımına bayıldım. Tuzla’da yılda 20 bin toz tuz üretiyorlarmış. Sonra da deniz yoluyla Pire’ye rafine fabrikasına gönderiliyormuş.

Kısa bir yolculuk sonrası geceyi geçireceğimiz Petra’ya ulaştık.

                                                
Petra…

Petra, çok sakin ve sıcak atmosferli bir kıyı kasabası. Sahildeki bakımlı evleri ve apart otellerinde çok sayıda Alman, Hollandalı ve İngiliz’i konuk ediyor. Sahil boyunda, çarşısında, dar sokaklarında dolaşırken yabancılarla yerel halkı iç içe karışmış biçimde görüyorsunuz.

Sahil şeridi boyunca denize ilk sıradan bakan evlerin çoğu bu Avrupalı turistlere ayrılmış gibi. Uzun yıllardır gelip gittikleri belli. Bahçelerine, balkonlarına attıkları masalarda kâğıt oynayanlar, sohbet edenler, içkilerini yudumlayanlar denize sıfır ama vıcık vıcık kalabalıklardan uzak sakin mekânların tadını çıkarıyorlar. Bu da Yunan adalarının bu ücra ama rahat ortamlarının tercih gerekçelerini açıklıyor.

Adadaki hemen hemen her yerleşimde olduğu gibi kıyıya paralel sokaklar, çarşı haline gelmiş mekânlar sarmaşıklarla üzeri kapanmış. Çocukluğumun çadır keyfini hatırlatan hayali bir sığınak gibi güneşten korurken çok huzurlu bir atmosfer de yaratıyor. Petra sahilinin bir sokak gerisindeki benzer sokakta “Barbas” restoranın sahibi Katerina ve kocası arkadaşlıkları ve yakınlıkları her hallerinden belli tatlı insanlardı.

Midilli’de her yerleşimin ayrılmaz parçası kiliseler. Petra’da da kayalık bir tepenin üzerine kurulmuş, 100’ün üzerinde basamakla çıkılan anıtsal kilise, Panaya Glikofilusa’da, pazar sabahı canlı olarak ayini de izlemeniz mümkün. Yukarı çıkıp ayini izleyemeseniz de ilahiler ve merasim Petra’daki hoparlörlerden bütün kasabaya yayınlanıyor.

Benim gidemediğim Agios Nikolaos kilisesindeki 3 katmanlı freskler 16. Yüzyıla kadar uzanan eskiliği ve iyi korunmuş halleriyle dünyadaki benzerlerinin en önemli örneklerinden deniyor.

Geras ve Kaloni Körfezleri…

Adanın güneyinde “Geras” ve “Kaloni” adında çok geniş iki körfez var. Geras; Mitilini’ye yakın olanı, yaklaşık 3,5 mil en ve 5 millik derinliğe sahipken daha büyüğü ve güneydoğu’da yer alan Kaloni 5 mil eni ve 7 millik derinliğiyle oldukça geniş bir körfez.

Festivaller, Panayırlar…

Ada’da çok sayıda festival ve panayırdan üç tanesi öne çıkıyor. Mantamados’da Taksiyaris Manastırında yapılan ve bir boğayı kesip keşkeklerin kaynatıldığı Boğa Festivali, Agiasos’taki Kestane Festivali ve Kaloni’deki Sardalye Festivali.

Sardalye, Ekmek ve Uzo…

Ağustos’un ilk haftasında, Kaloni körfezsinde yakalan karides ve sardalyeler Kaloni iskelesinde kızartılıyor. Fırınlar ekmek dağıtırlarken, Uzo fabrikaları da son üretimlerini bu açık davete katılanlara ücretsiz olarak sunuyormuş. Rehberimiz müzik ve yöresel danslar eşliğinde keyifli bir eğlence yaşandığını söylüyor. Planımı yapıyorum şimdiden. Sardalye, Karides, Ekmek, Uzo ve HAYAT!..

Petra’da geceleyip, ertesi sabah yolumuza devam ediyoruz.


Molivos…

Başka bir havası var Molivos’un. Bana Bodrum’u andıran Molivos, bu adanın şimdiye dek gördüğüm en canlı ve turistik yeri. Tepedeki kalesi, hâkim nokta olarak şehre yaklaşırken ilk dikkat çeken yapı. Kaleyi gezmedim ama kalenin bulunduğu en tepe noktadan aşağıya inişte, rengârenk çiçeklerin süslediği evler, pencereler ile ada klasiği sarmaşıkların doğal gölgelik yaptığı sokaklarından aşağı doğru yürümek çok keyifliydi. Bu inişte birçok restoran ve kafe var. Deniz manzarasıyla, zevkle vakit geçirebileceğiniz yerler.

Aşağıya indiğinizde sağa dönüp denize paralel bir km kadar yürüdüğünüzdeyse yat limanına ulaşıyorsunuz. Bu yürüyüş esnasında sol tarafınızda biraz yukarıdan denizi görürken, sağ tarafınızda kafeler ve dükkânları seyrederek ilerliyorsunuz. Buradaki kafeler, konum olarak çok keyifli mekânlar. Bu yürüyüşün sonlandığı yer, Çeşme Dalyan’ın eski hallerini andıran bir yat limanı. Şık fakat mütevazı bir ortamda, deniz kenarına konulmuş masalarda yemek yemek, içkinizi yudumlamak, kahvenizi içmek keyif veriyor.

Değişen isimler…

Molivos’dan güneye doğru devam eden turumuzda Cumali Köyü’nden geçiyoruz. Cumali köyünün adı Arizvi olmuş. Kale’yi, Pelopi, Güle’nin adını Klio olarak değişmişler. Sanırım adı değişen daha birçok yer var.

İskamnia…

İskamnia, son derece dik bir yamaca kurulmuş bir köy. O denli dik ve yolları dar ki, arabalarını köyün altından geçen ana yola park ediyorlar. İskamnia’nın Türkiye’ye en yakın nokta olduğu söyleniyor. Karşısındaki Behramkale sahilinden, buranın iskelesine mesafe yaklaşık 5 mil. İskamnia’dan bakıldığında Türkiye’deki evler çıplak gözle net olarak görülebiliyor. Antrenmanlı yüzücülerin rahatça kat edeceği bir mesafe.

Yolun kenarında bir dut ağacının dibinde, 1890 yılında bu köyde doğmuş Yunan yazar Stratis Myrivilis’in büstü var. Balkan savaşı ve Anadolu’ya geçici olarak gelen Yunan ordusunda yer almış. Savaş sonunda 1922’de adaya dönmüş.


“Thaksiyaris Mihail” kilise ve manastırı…

Taksiyaris, Mantamados kasabasına bitişik bir Bizans manastırı. Mitilini’ye 36 km mesafede yer alan önemli bir kutsal mekân. Başmelek (Archangel) olarak kabul edilen Taksiyaris Mihail’e adanmış bir kiliseymiş. 1462’de Osmanlıların adayı alması sonrası terk edilmiş. 1897 yılında yeniden inşa ve bakım sonrası faaliyete geçen kilise alanı içindeki küçük odalarla birlikte aynı zamanda manastır olarak hizmet vermekte.

Baş-melek olan Taksiyaris’in yanında 40 keşiş varmış. Rivayete göre bunların 39’u bir korsan baskını sırasında öldürülmüş. Yaralı olarak kurtulan son keşiş diğerlerinin kanlarını toprakla hamur haline getirip, şu anda kilisede bulunan ikonanın başını yapmış. Bu ikonanın yüz renginin zaman zaman değiştiğine inanıyorlar.

Manastıra girişte sağ tarafta görülen savaşçı ve Taksiyaris modeliyle, kilise içinde ikonalar camla kaplanmış. Neredeyse her ziyaretçi bu camları öpüp, tapınıyor. Bir de 8-10 çift metal ayakkabı var sergilenen. İnanışa göre Taksiyaris geceleri bu ayakkabıları giyip dolaşıyor(muş). Hurafe kervanına geceleri ayak seslerinin duyulduğu da takılmış.

Taksiyaris Manastırı adadaki festivallerin en önemli ve büyüğü olan Boğa Festivalinde, devasa kazanlarda keşkeklerin kaynatıldığı yer.

Ortodoks inancında değişik kutlamalar var. Kutlamaların bir tipi de, aziz veya kutsal olduğuna inanılan isimlere bir gün ithaf edilerek yapılanlar. Örneğin Meryemana anlamındaki Maria isminde olanların 15 Ağustos gününü kutlamaları gibi.

Servet ve Hırsızlık…

Kilisede ön kısmı cam ve içi altınlarla dolu üç adet dolap var. Bunlar yapılan adakların gerçekleşmesinden sonra adak sahibinin içine altın bıraktığı dolaplar. Rehberimiz Hasan Beyin anlattığına göre bu dolaplardan en merkezdeki hariç iki kutu dolusu altın çalınmış. Rehberimizin doluluğu anlatan sözleri hoşuma gidiyor. Diyor ki; “Zıngazınk altın doluydu.” Boşalan vitrin tipi kutulara çapraz kılıçlar konulmuş vaziyette bugün. Hikâyeye dönersek hırsızlar bir eksiği ile yakalanmış. Yakalananlar muhtemelen diğer arkadaşlarını öldürüp teslim olmuşlar. Ancak ifadelerinde ölenin parayı alıp ne yaptığını bilmediklerini söylemişler. Ölen de ifade veremeyince, muhtemelen zengin birer mahkûm onlar. Bu adakların toplanması dâhil dini organizasyonların bitmeyen madde bağlılığını ruhani duygu ve inanışla bağdaştıramıyorum.

Bu kilisenin suyunun, pamuğa batırılıp ufak naylon torbalarda taşınan yağının şifalı olduğuna inanıyorlar. Ziyaretçileri de bu ritüelleri sürdürüyor. Bu okunmuş yağın baş ağrısını da geçirdiği söyleniyor. Annem de kırılan el bileğinin rehabilitasyonu için masajda kullanmak üzere bu yağdan aldı. Hayırlısı bakalım.

Despot’un, müftü karşılığı Hıristiyan din görevlisi pozisyonu olduğunu da bu gezide öğrendim.

Manastır Girişinde gerçek uçak…

Başmeleğin Yunan Hava Kuvvetlerinin koruyucusu olduğuna inanıyorlarmış. Bu nedenle başmeleğin kilisesinin önüne de gerçek bir jet konulmuş.

Ölülere muamele…

Bu dünyadaki çilenin ölünce de bitmediğini söyleyip hikâyeyi şöyle anlatıyor rehberimiz; “Hastane önünde ölü gömücüler bekliyor. Hepsi fiyat veriyor. Biri 1200 euroya gömerim diyo, öbürü 1000 euroya. Rekabet sonucu açık eksiltme gibi ihaleyi biri alıyor. Aile hiçbir işe karışmıyo. Ölüyü alıyorlar, traşını yapıyolar, elbisesini giydirip, kravatını falan takıyo, defnediyolar. 4 sene sonra da gömdükleri yerden kemikleri alıp kutulayarak kilisede muhafaza etmek üzere raflara getiriyorlar. Bu kutuların da aidatları var. Atalarının kemiklerine aidat ödüyor evlatlar, torunlar. Para çilesi bitmiyor yani.” Tekrar düşünmeden edemiyorum ruhani dünyanın bu para merakını.

Şöförümüz Stelyo ve Mizah…

Gezi boyunca şoförlüğümüzü yapan Stelyo ile İngilizce konuşarak anlaşıyorum. İngilizce olmasa da insanca anlaşılabilecek bir adam Stelyo, adam gibi adam. Dört kızı ve karısıyla hayat mücadelesinde güzel bir Akdeniz insanı. Esprili de. Babamın “Adada vahşi hayvan var mı?” sorusuna rehberimiz “Bildiğim kadarıyla yaban domuzu haricinde yok. Öyle ayıya falan rastlanmıyor” diyor. Sonra emin olmak için Yunanca Stelyo’ya soruyor. Stelyo’nun beklenmedik yanıtının tercümesi sonrası uzun süre kendimizi tutamadan gülüyoruz. “Sadece Kaynanam var”…


Skala Neon Kidonion, Vrahos (Kaya) Restoran…

Balçık İskelesi diyor Türkler. Kidonion ise Yunanlıların Ayvalık’a verdikleri ad. Bire bir tercümesiyle Yeni Ayvalık. Mitilini’ye dönüş yolunda benim küçük cennetim diyebileceğim, çok huzurlu bir sahil köyü, “Neon Kidonion”a yani Yeni Ayvalık’a geldik.

Ufak bir mendireğin içindeki sandal ve küçük teknelere korunak olan bu minicik sessiz köyün mendireği karşıdan gören restoran kalender ve çok ferah bir mekân. Kaya anlamındaki “Vrahos” Restoran lezzetli, keyifli bir öğle yemeği molası ve Mitilini öncesindeki son durak oluyordu.

Türk Diplomatın Termal tesisi yenileme talebi…

Türklerden kalma bir yerleşke de “Sarı Ilıca”. Onun da adı Termi’ye çevrilmiş. “Sarlıca” olarak telaffuz ediyor Hasan Bey. Sarlıca deyince annem “bu adı biliyorum Ayvalık’ta bir okul ismi” dedi. Rehberimiz de anlatmaya başladı. Eski parlamenterden Nejat SARLICALI buralı, yani Sarı Ilıca köyü doğumluymuş. Rehberimizin dediğine göre; çocukluğunun anısına doğum yeri olan bu yerdeki viran hale dönmeye yüz tutmuş kaplıcanın tamirini hiçbir talebi olmadan üstlenmeyi ve işletmesini tekrar Midilli Belediyesine bırakacağını iletse de, bu talebi karşılık görmemiş. Biraz daha araştırınca termal yıkıntının bahçesinde Artemis Tapınağı kalıntıları bulunduğundan bizdeki SİT alanı benzeri bir statüye alınmış olduğunu öğrendim.

Tekrar Mitilini’de…

Sahilde son bir tur atıyoruz. Sakızlı Dondurma yemek isteyince canım, önünden geçtiğimiz şık bir pastaneye giriyoruz. Kornette sakızlı dondurma keyfini yaşarken etrafı izliyorum. Benzerliklere burada da tanık oluyorsunuz. Revani var tepside. Onlar başka bir ad vermiş olsa da o tatlı bana revani. Envai çeşit baklava ve hamur işleri tepsilerde sergileniyor. Damağımda sakızlı dondurmanın tadı feribota binmek üzere limana doğru ilerliyorum.

Mitilini’de limanın hemen önünde VETO marka uzo fabrikasının satış mağazası var. Almak isteyenler için hem ucuz hem de kaliteli seçenekler sunuyor.

Gezimize başladığımız noktaya döndüğümüzde yorulmuş da olsak yanı başımızdaki bir adanın önemli bir kısmını görmenin, insanlarını, yemeklerini, doğasını, kültürünü bir nebze daha tanımanın verdiği duygularla mutluyuz.

Gezmeye Çağrı…

Midilli adasının batısında şair Sapho’nun doğum yeri Erasos’un plajının da çok güzel olduğunu söylüyorlar. Daha önce de yazdığım gidilmedik diğer yerler gibi bir sonraki Midilli gezisine kalıyor Erasos da.

Etrafımız cadı kazanı gibi kaynatılmaya çalışılırken, hemen yakınımızdaki hayatı kaçırmanın âlemi yok. Politika ve entrikalar kışkırtıcı, sahte ve hiçbir sonucu olmayacak oyunlarını oynuyor. Ruhlar sıkıldıkça sıkıldı. Oysaki sevmeye, sevilmeye, sevişmeye, nefes almaya ne kadar ihtiyacımız var.

Bir müzikle mest olmak, yüzüne tatlı bir rüzgâr vururken hiçbir şey düşünmemek lüks değil. Özgür insanın en doğal hakkı bunlar. Hem hak hem de en yalın haliyle yaşanılacak duygular. Yarının olamayacağını unutmadan kâh Ege’nin güneşine, denizine, kâh Anadolu’nun dağlarına, ovalarına, tarihine, arkeolojisine dokunmayı ve hissetmeyi unutmayalım.

Bülent Ecevit’in şiiriyle başlayan yazımızı Midilli’li antik dönemin şairi Sapho’nun ironi dolu dizeleriyle bitirelim.

“Şu kadarını biliyorum
Ölüm kötü bir şey:
Bak, işte tanrılardan belli.
İyi bir şey olsaydı ölüm,
Önce tanrılar ölmez miydi? ”

“Geze kalın. Göreceksiniz Hoşça kalacaksınız!”

13 Haziran 2014,
Ayvalık



NEFES ve DOĞAL AKIŞ

31 Mart 2020 NEFES ve DOĞAL AKIŞ Corona günlerinde bir gün daha… Yine yaşama dair ev işleri ile geçen bir gün. Ne mutlu ki raha...